YAŞADIĞIMIZ ZAMANIN ASHAB-I KEHF’İ OLMAK

YAŞADIĞIMIZ ZAMANIN ASHAB-I KEHF’İ OLMAK
19.03.2021 01:54

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de bizlere geçmiş kıssalardan haber verirken, onların düştüğü hatalara düşmememizi ve katından kendisine nimet verdiği kişileri örnek almamızı istemektedir. (Fatiha, 1/6-7.) Ashab-ı Kehf’in kıssası da bu nimete eren bir genç topluluğunun kıssasıdır.

Yüce Allah, birçok ayet-i kerimede meselelere hikmet ile bakılmasını tavsiye eder. Bu yüzden birçok kez “kalp ile bakmak” tabirini kullanır. (Hac, 22/46.) Müminin kulluk vazifelerinden biri de, Allah’ın hikmetini anlamak ve bu yolda çaba göstererek, rıza-i ilahîye ulaşmaktır.

Ashab-ı Kehf’in hikâyesine de hikmet penceresinden baktığımızda Kral Dakyanos, Ashab-ı Kehf, sığınılan mağara, Kıtmir adındaki köpek, mağaranın dışı; tüm hepsinin bir hakikati temsil ettiklerini görürüz.

Bütün bu simgeler, hakikati arama mücadelesine giren mümin için adeta işaret fişekleri hükmündedir. Çünkü İslam, müminin dünyaya ibret nazarı ile bakmasını ister. Yüce Allah’ın: “Ben kulumun zannına göreyim.” kudsi hadisi “her şeyin hayra yorulması gerektiği” şeklinde yorumlandığında, her Müslüman ferdin kendisine uğrayan nimet ve musibetlerden ötürü, sürekli bir hikmet arayışı içinde olması gerektiği söylenebilir. Bu çerçevede Ashab-ı Kehf’in kıssası da bu arayış içindeki inananlar için bir hikmet nazariyesi, bir yol haritasıdır.

Her mümin kendi çağının Ashab-ı Kehf’idir. İslam şeriatı onun mağarasıdır. Çektiği tesbihat ve yaptığı ibadetleri de onun dünyaya karşı uykusudur. Birlikte hareket edip birbirlerinden imanî anlamda kuvvet almaları ise onların cemaat halinde olmalarıdır. Yani sırat-ı müstakimleridir. O mağaranın dışı ise, Allah’ın şeriatının ihlal edildiği dünyadır. Yanlarındaki Kıtmir ise onların nefisleridir.

“Her mümin kendi çağının Ashab-ı Kehf’idir.” dedik. Nasıl ki, o gençler, Dünyanın belasını temsil eden Kral Dakyanos’a karşı mağaraya sığınmakla kurtulmayı umdularsa, mümin de kendi hayatı içerisinde kendini Allah’ın rızasından başka her şeyden uzak tutarak zihnen kalp mağarasına kapatmalıdır.

İslam şeriatı, müminin mağarasıdır. Ancak şeriat gibi bir hükümler silsilesi, haram ile helal çizgisini birbirinden ayırabilir. Bu yüzden bu mağara olmadan helal ile haram çizgisi birbirinden ayrılmaz. Şeriat her ne kadar dünyevi sınırların ölçüsü olsa da gerçek sınırları kişinin kendi kalbi belirler.

Müminin zikir ve ibadetleri, onun dünyaya karşı uykusudur. Ancak ibadet ve zikir gibi eylemler, şeytanın vesveselerine karşı kişiyi uyanık tutabilir. Ve ondan gelen hilelerle baş edebilir. Yani Ashab-ı Kehf, aslında o mağarada bedenen gözleri, kulakları ve tüm vücut organları uykuya yattığında, Allah indinde kalpleri ile uyanık kaldılar. Bu yüzden her mümin kendi zaman dilimi içerisinde gerek iş hayatında gerek arkadaş ilişkilerinde, gerekse aile içinde, ilişki kurduğu insanların hukukuna tecavüz etmeyip, kendisine isabet edeni şükran-ı nimet olarak karşılamalıdır. Bununla birlikte kötülüğün azalıp, hayrın çoğalması için de iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevini üstlenmelidir. Bu aynı zamanda bir kulluk vazifesidir. Mümin böyle yapmakla, kendini dünyaya karşı uykuda, ahiret yurduna azık hazırlama noktasında ise uyanık tutmuş olacaktır.

Ashab-ı Kehf’in tek değil de bir toplulukla hareket etmeleri de onların cemaat oluşudur. Ancak cemaat olmak gibi bir birliktelik, kişiyi günah sarnıcının etrafından uzak tutar. Çünkü Peygamber Efendimiz cemaat olmayı teşvik ederek: “Iki kişi bir kişiden hayırlıdır. Üç kişi iki kişiden hayırlıdır. Dört kişi üç kişiden hayırlıdır. Cemaat olmanız gerekir. Muhakkak ki, Allah’ın (yardım) eli cemaatle beraberdir. Allah (c.c.) ümmetimi ancak hidayet üzere cem eder, toplar. Bilin ki, cemaatten uzak duran her kişi ateşe düşer.” (Camiu’s-Sağir, 1/95.) diyerek, cemaat hâlinde bulunmanın kişinin imanına kuvvet vereceğini ve cemaat hâlinde olanların sapıklığa düşmeyeceğini tefrikaya düşmeyeceğini bizlere bildirir. Burada bir parantez açarak bahsedilen cemaatin günümüzde İslam’ı bölük pörçük eden parça parça bölen farklı cemaat grupları olmadığını zikredelim..

O hâlde Allah’a giden yolda bir yol tutturmak, yordam belirlemek gerekir. Bu da ancak ümmet bilinciyle bir arada bulunmakla mümkündür. Bu noktada mümin, kendi sırat-ı müstakimi içerisinde kendini muhafaza edebilmeli; ortak akıl ile bilgi ve birikimlerini kendisine azık yaparak hayatına yön verebilmelidir. Nitekim Ashab-ı Kehf’e, mağaraya sığınma cesareti veren, birlikte olmalarıydı. İnsan bir olup cemaat olursa yani birlikte hareket ederse o vakit dünyanın bütün tuzak ve tehditlerine karşı koyabilir; ona karşı yekvücut durabilir. İşte böyle bir zamanda Müslümanların kendi inançları doğrultusunda yaşamaları tıpkı mağaradaki gençlerin bir arada bulunup birbirlerinden destek almaları gibidir.

O mağaranın dışı da Allah’ın şeriatının ihlal edildiği dünyadır. Mümin haramların rahatlıkla işlendiği ortamlardan uzak durmalı, harama rıza gösterenlere muhabbet beslememelidir. Tüm hayatını helal dairesine çekmelidir. Kendisini, Allah’ın muhabbeti dışındaki tüm boş şeylere kapatmalı, o şeylere küskün olmalıdır. Çünkü Allah’ın emirlerinin çiğnendiği bir toplumda, o toplumun muhabbet duyduğu şeylere muhabbet duymak, mümine kalben zarar verir. Onu ahiret yurduna giden yolda sekteye uğratıp, yolculuğunu yavaşlatır.

Ashab-ı Kehf’in yanındaki Kıtmir ise onların nefislerini temsil eder. Nefis ki, zevki ve rahatlığı ister. Ama Ashab-ı Kehf bir bekçi gibi nefislerini kalp mağaralarının dışında tutarak, kendi ihyalarını sağlamış oldular. Yüce Allah’ın ayet-i kerimede belirttiği gibi Kıtmir’in yüzü dünyayı temsil eden dışarıya doğru değil, kalbin zikir alanı olan mağaraya doğruydu. (Kehf, 18/18.)

İşte Kur’an-ı Kerim, inmeye başladığı günden bu zamana, kendisine yol soranlara karanlıkları aydınlatan ışık gibi dünya hayatının tüm yollarını inananlar için aydınlatıyor ve ahiret yurduna selametli bir kapı açarak her daim zamanın idrakine kendisini okutuyor ve okutmaya devam ediyor.

Nasihat almak isteyenlere bir yol bir uyarıcı olarak her çağda bir düşünce kapısı açıyor.

Biz Müminlere de tefekkür edip kıssaların hikmetini anlamak, içinde bulunduğumuz hatalardan ders çıkarmak, nefsimizin ve şeytanın her türlü vesvesesinden Allah’a sığınmak düşüyor..

Selam ve dua ile..

AHMET ERDEM BOZKURT
AHMET ERDEM BOZKURT
ahmeterdembozkurt@gmail.com
1991 yılında Karabük ilinin Safranbolu ilçesinde doğdu. İlk tahsilini Safranbolu Misak-ı Milli İlköğretim Okulunda, Lise tahsilini ise Karabük Anadolu İmam Hatip Lisesinde tamamladı. 2011 yılında Muş Alparslan Üniversitesi İlahiyat Fakültesine başladı ve aynı üniversiteden 2015 yılında mezun oldu. 2015- 2018 yılları arasında çeşitli okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak görev yaptı. 2016 yılında Bartın Üniversitesi Temel İslam Bilimleri İslam Hukuku alanında Yüksek Lisansına başladı ve 2019 yılında, “İslâm Hukûkunda Şûrâ ve İstişâre” konulu teziyle mezun olarak “Bilim Uzmanı” unvanını kazandı. Çeşitli akademik çalışmaları ve makaleleri bulunan Bozkurt, 2018 yılında Diyanet İşleri Başkanlığında İmam-Hatip olarak başladığı görevine halen devam etmektedir.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.